....EyvAllah.....

7/4/2008 - Geç Kalmış Bir Susuş ve İnsan!

 

 

Nereye gidiyorsun ey insan!
Bak insan diyorum sana! İnsan… Peki, sen inanıyor musun insan olduğuna? İnanıyor musun gerçekten “inandığına” ? İnancına, inanman gerektiğine, neye ve neden inandığına? Sen sen ey insan! Nasıl yaşıyorsun? Dur dur! Sen yoksa yaşadığını mı sanıyorsun? Nedir senin için yaşamak?

Fecir vakti O’nu düşünerek açıyor musun gözlerini? Ellerin, ayakların kıpırdıyor mu? En önemlisi kalbin atıyor mu? Fark ediyor musun, bugün de nefes aldığını? Sen yaşıyor musun ey insan? ! Tenin sıcak mı, soğuk mu? Hissettiğin duygunun adı ne? Üşüyor musun, terliyor musun ve gerçekten hissediyor musun?

Yaşamak nedir senin için söyle? ! Açtın gözlerini… Ellerin, ayakların kıpırdıyor… Tamam, kalbin de atıyor… Peki, yeterli mi bu oluşlar yaşamana? Yerinden doğruldun, bastın yeryüzüne… Bunlara “izin verenden” bihabersen yaşıyor musun söyle?!

Adım attın günün kalbine… Çevrende eş, dost belki… Ya yalnızsın ya da paylaşıyorsun; o yaşadığını zannettiğin hayatı sevdiklerinle… Sesler geliyor harmanlanmış güzelliklerle… Hepsi hitap ediyor sana… Mutlu oluyorsun duyduklarınla… Mevsim belki yaz, belki de kış… Ya bir kuş sesi var dışarıda, ya da yaz

yağmurunun çatı üzerine vuruş sesi… Yani ıssız değil hiçbir yer… Peki, farkında mısın duyduğuna? Ve bu yaşamak mı ey insan söyle?! Sen inanıyor musun gerçekten yaşadığına?
Hissediyorsun şimdi soğuğu ve sıcağı… Sol yanında bir et parçası ki; bütün bedenin onun elleri arasında… Bir kıpırtı, bir hareket var; gün içinde belki de hiç hissetmediğin… Oysa seni ayakta tutan, sana sevgiyle ya da nefretle baktırtan o… Ah be insan! Sen bir kalp taşıyorsun… Yoksa taşıdığını sanıyorsun! İnsan! Sen kalbini biliyor musun? Nedir senin için kalp, söyle? !

Gözünde iki damla belirirse kalbin sızladığındandır… Sesini duymak istediğin birine hasretteysen, kalbindir o özlemi, o hasreti taşıyan. Yüzünde bir tebessüm oluştuysa, bil ki o et parçasına Yaradan sevgi koyduğu içindir ki; o et parçası “sahibini biliyorsa” hep tebessüm kardır…

Hiç düşündün mü ha bir kalp taşıdığını? Ey insan! Sen ne kadar da bencilsin… Bilmiyorsun ki o olmasa sen hiçsin! Bilmiyorsun ki taşıdığın her uzuv onunla hareket eder… Ah insan! Bak, hala insan diyorum farkındaysan! Biliyorum, diyorsun ki; “ Bana mı sesleniyorsun?” Yoksa sen insan değil misin? Bilmem… Belki sen öyle olduğunu zannediyorsun…

Düşüncen var bilirim… Seni her gün güzelliklerden alaşağı eden… Bir de nefsin ki; gaflet kuyusuna adım adım sürükleyen… Ne demeli bilmem ki! Kişi kendi iyiliğini istemezse başka fani onu ne kadar düşünür? Kendinden çok düşünür ey insan! İnan kendinden ve nefsinden çok düşünür!..

Şimdi asrısaadete uzan bir an… Kapat gözlerini… Emri verdin, kapandı gözlerin… Eğer ki “biliyorsan” düşün şimdi Efendimizi. Sen ki O’ndan asırlar sonra gelecektin… Ne görmüştü seni, ne de bilmişti… Karşı komşun değildir; senden bir şey bekleyerek iyilik yapan! Oğlun ya da kızın değildir O; menfaatle seni sevip, canım diyerek sarılan… Kara gözlerine vurulan, sesine aşina olup vazgeçilmezi olduğun eşin değildir O! Demem o ki ey insan, O

Peygamberin! O seni görmeden seven! O senin için gece gözyaşı döken… Senin belki adını bir kere bile aşkla anmadığın halde sana “kardeşim, ümmetim” diyen…
Ne o! Ağır mı geldi insan! Kaçırıyorsun gözlerini… Yoksa bir vicdanın olduğunu mu hatırladın sözler içine dokununca? O zaman şükret Yaradan’a hala vicdanım var diye… Hala bir yazı okuyunca, bir gerçeği duyunca sızlıyor diye…

Ah ben insan! Ne mutlu sana… Hatırladın ben insanım diye… “Ben dünyaya insan suretinde, sağlam, ayakları yere basan, gören, hisseden, duyan, dokunan, ağlayan, gülen biri olarak geldim… Bir kalbim var; ’ı (c.c) biliyor. Bir dilim var; O’nu zikrediyor. Ben yürüyen, koşan yani sapasağlam…”

İnsan! Demek insansın ha! Bu dünyaya neden geldiğini biliyor musun peki? Vazifen ne, ne için yaratıldın? Tamam geldin… Tamam sağlamsın… Peki, gerisi yok mu? Ye, iç, gez, toz, ağla, gül, bağır... Ah insan! Sen yaşamak diye buna mı diyorsun? Öyleyse Ashap yaşamamış… Evliya hiç gelmemiş dünyaya! Peygamberimiz (s.a.v) yaşamayı mı bilmiyordu yoksa? Yaradan sana öğretmiş de en sevdiği, bütün âlemi O’nun adı için yarattığı “Sevgilisine” mi öğretmemiş?
İnsan! Demek yaşıyorsun… Ah gafil ah! Sen bal gibi de yaşadığını sanıyorsun… Anlayacaksın biliyor musun? Fakat bu dünyadaki gibi; nasıl bir şeyi elinden kaçırdığında onun değerini

anlıyorsun, işte ölüm meleği gelip o farkında olmadığın, taşıdığını sandığın ruhunu aldığında duracaksın… “Ben nerdeyim? Ah be! Ben insandım, yaşıyordum, yaşadığımı sanıyordum!” diyeceksin.

İçinde taşıdığın ve her gün hareket halinde olan ama senin ı koşuşturmada, iş peşinde, para peşinde ya da peşinde koştuğun her ne ise, farkında olmadığın o et parçasının o an farkına varacaksın… “Durmuş!“ diyeceksin… Yani görevi bittiğinde, yani değerini yitirdiğinde, hiçbir özelliği kalmadığında, aç kalmış bir hayvana verdiğinde bir lokmada yutacak küçük bir et olduğunda… Hani seni ağlatan, sevgilerle

coşturan, kör kütük aşık olan, bazen sancılarıyla seni uyutmayan o kalbin çok geç farkında olacaksın…

İşte böyle insan! Bak hala insan diyorum sana… Yalan diyorsam söyle, vur yüzüme! İnan gocunmam… Ben de senin gibiyim… Fani, geçici, kendini bilmeyen ve yaşadığını zanneden…

Sen şimdi bana doğruyu söyle!

Sen nereden geldin?

Sen nereye gidiyorsun?

Yaşıyor musun, yoksa sen yaşadığını mı sanıyorsun?


zehra öner

nisan

ikibin sekiz

Yorum (0) :: Bağlantı

3/4/2008 - susuyorum.



Yangın yeri gözlerinden düşen kıvılcımlarla tutuştu yüreğim…

Önce ağlayan, sonra çığlık çığlık susan bir ben çıktı karşına…

Ellerimde titrek harfler dolanıyor…

Parmak uçlarım buz kesmiş…

Nefesim öyle yetersiz ki; ısıtamıyorum ellerimi…

Yüzümde geceden kalma gözyaşlarımın izleri geziniyor…

Her biri derin bir boşluk oluşturmuş…

Ellerimi üzerinde gezindirirken parmaklarım kanamaya başlıyor…

Her yanı kan kokusu sarıyor sevgili…

Aşkım kan ağlıyor…

Ben kan susuyorum…

Sen kan sunuyorsun…

 

Ceplerimde dilime yakışmayan biz kadar susuşlar…

Kimse bilmez ama paylaşılacak kadar bütünleşmemiş bir aşkın susuşlarıydı bunlar…

Anlattığım kadar, hatta daha fazlaydı seni susuşum…

Her an senleşerek geçti bu günler…

Dilime dolanmış tek bir cümle gibiydin…

Gerisini getiremediğim, azıma tıkanıp kalan bir cümle…

Duymak isteyen çoktu seni ve bilmek isteyen çoktu içimi…

Fakat ben sustum kimse duyamadı seni ve sen yoktun kimse bilemedi beni…

Birbirimizi tutsak ettik yokluğumuza…

Ben sensizlikle paylaştım seni, sen bensizliğin tadına bile varamadan sustun beni…

Bu nasıl bir zıtlık sevgili?

Ve ben böylesi nasıl sevebildim seni?

Bir ses uyanıyor semadan…

Çığırından çıkmış yokluğuna isyan edercesine haykırıyor…

Bomboş bir hayatın ucunda

Sıyrık düşüncelerle sana sesleniyorum…

Ellerimde karanlık, faili meçhul seni sevmelerin ipuçları geziniyor…

Ben demeye kalmadan her yanımı sensizlik sarıyor…

Geceyi büyüten o suskun bakışından sabahın son demine sığınıyorum…

Üşüyorum…

Bir yorgan deyip üzerime örttüğün demli gözlerin ısıtmıyor; daha çok titretiyor bedenimi…

Kan revanım bu diyarda sevgili…

Her dem hüzün…

Her dem sensizlik…

Alışılmış bir ben değil çevremde dolanan…

Leyla diyorlar, garip diyorlar, suskun diyorlar artık bana…

Ah bal tadındaki bu sevda!..

 

Bir bilinmezin gözlerinden sızan ışık, yollarımı aydınlatır şimdilerde…

Aşkın varlığımı perişan edip yokluklara gömerken

O elleriyle gülücükler çizmeye çalışıyor yorgun suretime…

Ceset ceset üzerimizden ne kadar aşk geçse de

Yılmadan, susuşların suskunluğa boyandığı an için

Birlikte savaşıyoruz sensizlikle…

 

Ne göründüğüm kadar kelimelere sahibim bu satırlarda

Ne de kelimelerim benden kalan tek şey sana…

Yaşam belirtilerim azalıyor her geçen gün…

Simam daha çok ölü soğukluğunu andırıyor…

Anlaşılası güç durumlarda kendime yetemiyorum…

An geliyor hep susuyorum…

An gelmiyor an’sız kalıp yok oluyorum…

Hamallığını yaptığım acıların ardı arkası kesilmiyor…

Ayaklarım kelepçesine takılıp düşerken yüklendiğim o ardı arkası olmayan acılar üzerime kapanıyor…

Kapı gıcırtılarıyla uyanıyor her susuşum…

Sevgilinin ”unut beni” demesinden yıkılıyor duvarlarım…

Bencilce bir seviş…

Çıkıntılarla dolu bir hayat…

Ne çok geç kalmışlığımı düşünüyorum sonra…

Çağımın en geride kalmış kimliğini ben taşıyordum…

 

Yine aşkımı yağmalıyorlar sevgili…

Gel!

Kurtar seni yaban ellerden…

“içimdesin nasılsa” diyemiyorum bak!..

Kopartıyorlar seni; dikenli ellerinin yüreğimi kanattığını umursamadan…

Kurşuni renklere boyuyor zaman senliğimi…

Mermiler yağıyor üzerime yalnızlıktan yapılma…

Ah yar!

Böylesi kırıcı olmak zorunda mı gözlerin?

Devleşen sancılarımı çoğaltma sevgili…

suRetiMde gaRip ifadeLer geZiniYor...

içiMde çoğaLan yaRaLara deRmaN buLamıYoruM...

yoRgunuM...

RuhuMu suSturuYoruM...

Zayıflığımın son belirtileri; göz çukurlarıma dolan gözyaşlarım; boğuyor çirkin suretimi…

Sakat ayaklarım yüzüme gölgeler çiziyor…

Yüzü koyu gizlenmiş yalnızlığımla baş başa kalmak istiyorum olmuyor…

Annemin nefes alamayışının korkusu sarıyor gecelerimi…

Bir anda zindan oluyor tüm geçmişim…

Parmak aralarından sızan ışıkla yüzsüzlüğümü nurlandırıyorum…

Duvarlar hep kan öksürüyor üzerime…

Siması bozuk ve ölmekten yorgun düşmüş cesetler geçiyor üstümden…

Sağımda, solumda hesap soracak münker ve nekir duruyor…

Ne yana dönsem suretime bir ah çarpıyor…

 

 

Bu susuşların içsiz ve duygusuz söylemleri çenemi yoruyor…

Yanı üzere yatan bir beynin içinden dökülebilecek tüm suçlar dökülüyor…

Suçları herkes görmezden gelirken yastığım beynimi suçüstü yakalıyor…

Gözyaşlarımı alnıma akıtan bir acının yarasına gözlerini bastırıyorum…

Gözlerin içime değdikçe yaramın kabuğu kalkıyor ve en sus biçimde kanamaya başlıyor…

Nerde soluk bir bez parçası bulsam etrafına engel diye sarıyorum…

Ama gözlerin…

Durmadan yaramı depreştirme derdinde…

Beklenmedik zaman-sız anlarda çıkıyorlar karşıma…

Bakmakla görmek arasındaki farkı tek senin gözlerinden anlıyorum…

Böylesi iç yakışların kıvılcımıydı gözlerin…

Aşk katili, içimin canına okuyan suskunluğunun adıydı gözlerin…

 

Kelimeler düğümleşti yine sevgili…

Garip şekiller dönüp dolaşıyor sularımda…

Gökyüzü ağıtıma ortak olma derdine düşüyor…

Maviliğini kirleten duman yüklü kentime lanet edercesine ağlıyor…

Misafirperver topraklarım da gözyaşlarını kabul gününde…

Soluksuz, hiç durmadan çatlamış dudaklarıyla içiyor gelen geçeni…

Feryat figan ağlıyoruz birlikte…

Sonra ruhuma şu anlık cemreler düşüreni arıyor ellerim…

Kulaklarımda bir bayram havası ama içim sus…

Ve ne sussam bilinmezim bana lanet ediyor sanki…

Sensizlikteki iç çekişlerimi yalnız o dinliyor…

İstemiyorum bu kadar içimin acılığını hissetmesini…

Sessiz sessiz yüzümden dökülen damlaları elimin tersiyle siliyorum ki; düştüklerinde seslerini duyup “bu can çekişen de neydi” demesin…

Dinliyorum her dediğini ama yine susuyorum…

An geliyor kendi acısını tekbirler getirerek kurban veriyor…

Ne sorulsa aşktan yana bilmezliğini öne sürerek kalbini örtbas ediyor…

Israrcı hareketlerime göz yumup bana benden de çok katlanıyor…

 

 

 

Ah bal tadındaki sevda!

İçimi dışımı tuttun!

Kendimde geçtim seni sevdikçe…

Anlayamadım ben senin acılığını…

Öyle doyumsuz, öyle tatlıydın ki!

Meğer tutan bir balmışsın…

Düştükçe içime yok oldum kendimde…

Bırakmadın beni bana…

Halsiz, mecalsiz kaldım bir başıma…

Damarlarıma düşüşünle öyle bağlanmışım ki sana vazgeçemedim…

Acıttın…

Kanattın…

Susturdun…

Ama öyle tuttun ki beni kopamadım bir daha…

 

Şimdi keskin bir mevsim dönüşümü yaşıyor bedenim…

Bir yanım sonbaharda kalmış, bir yanımsa hep kış…

Bal içimde yeni yangınlar büyütse de duygularım hep soğuk, hep karakış…

Yok sevgili yok…

Bu aciz beden dayanmaz daha…

Kafama yerleşen bu dayanılmaz sancılar sonumu hazırlamakta…

Belki bu sözleri bir yazının uydurulmuş satırları gibi okuyorsun…

Ama öyle değil sevgili…

Ne yazdıysam bunların hepsi aşkının bedeli…

Değer mi dediklerine bir cevap da bu belki…

Benim sana olan sevdam;

Senin için basit,

Herkes için değerli,

Benim içinse; seni en az bu kadar sevdiğimin çaresizliğiydi…

 

Zehra Öner



Yorum (0) :: Bağlantı

23/3/2008 - Adım Aşk Olsun

 

Adım Aşk Olsun Sen’den Başkasında Yok Olmak İçin

Zahmetin neferi oldum ve gönlüm gelen geçene bir kuyu… Sermayem aşk ve elde ettiğim koca bir yokluk… Hakikat pazarında ellerim bağlı, kalbim yüzüme perdeli, gözlerimde mavi ölümden kalma bir can sızısı… Kelamım ah, varlığım libasa ölçülemeyecek kadar fani… Kal demek yok aşkımda… Asrın üç harflik hali mevcut satırlarımda… Devamı mecruh, özü bela… Şimale yelken açan, dost kapısına dayanan kör bir bedevi çehresindeyim. Gören gönül, işiten ruhum, hisseden solumda bir et parçası ve tek bilen O!


Elde edileni büyütmek, beslemek ve çoğaltmak için gönül gönül dolaştım. Varlık âlemi yalan ve yokluk âleminde yaşamak için sürgün edilmeliydi kalp… Demlenmeye ramak kala, bir el uzantısı kadar yakınsa yar, bir adım geriye kaçmalıydı âşık… Ulaşılmamalı varlığa; yoklukta var olmak adına… Ve ben Züleyha cesaretinde değil Yusuf edebinde olmak istedim… Bir gömlek değildi, yanışın ve yanılışın doruklarına çıkan dua hükmü vardı bu aşkın ispatı… Nil suları berrak görünse de kimsenin bilmediği, idam edilmiş aşkların kan kokusu ne çok sinmiştir üzerine… Gözlerinde matem büyüyen Yakup gibi hasretti Yusuf kokusuna… Düşlere uzandı, güzelliğine gark olmak için… A’ma oldu Nil bile; Yusuf’u o zindanda görmemek için…


Ebediyetten süzülen damlaydın gönlümde… Yüzün yabancı ve bakışın mahrem… Ah Rayiha! Evimi, ocağımı bölük bölük kuşatmak, naralarına kulak tıkayıp gecemi kundaklamayı isteyişini ve nereye göçtüğünü anlayamadım… Rüyalarımda adın, sanın yoktu… Kimliğini ben hiç görmemiştim ki! Neden seni tanımamı, içine dolmamı, kayıp geçmişimi ifşa edip yeniden doğmamı istedin? Anlayamadım… Anlatamadın bana benimle yaşanan bir aşk’a susuz olduğunu…
İbrahim’i yangınlarda yanmak bir can işleviydi oysa kayıp şehirlerin meydanlarında. Günahların kursağındaydı sicilim. Dimağımda kuru gürültülerden bozma şekilsiz bir “sus” büyürdü. Sen umuda köprüler kurarak geçmek isterdin içimden…


Rayiha kalk! Bir mum ışığında demle gözlerimdeki korkulu bakışları. Besmelesiz yattığım uykuların kâbuslarında kalan cüz zam suret senin mi? Tanıyamıyorum hazan değmiş saçlarını… Kor alevler dökülüyor sanki omuzlarına! Tenime değen bu soğuk rüzgâr, bu yalın sessizlik… Yo hayır! Senin düzenine aykırıdır yalpalanmış belirsizlik… Geçtiğin yerlerde izin derin olur kalbindeki aşkın ağırlığından ve sen zincirleri kırmadan çıkamazsın içimdeki boşluktan…


Tanımıyorum seni of! Tanıtmıyorsun ki kendini… Önce hiç ummadığım bir anda geldin… Görüşüme aykırı duruşunla kaldın belliğimde… Sus/tuk yalnızca… Tutsaktık alnımızdaki Kader yazgısına… Bihaberdim perçemi kalbime saplanmış aşkından… Ezgisi hiç duyulmamıştı ve belki duyulmayacaktı da…

Ölüşümü sakladım zulamda sen ecelim oldun… Ey sinemi zerre varlığına yaklaştırmayan! Ben yaşamak için değil yok/sul/laşmak için istedim aşkını… Sermayem aşk…Veren O, alan O…Sen niye giriyorsun aramıza?Niye geliyorsun, niye gidiyorsun?


Ah Rayiha! Bekleme benden daha fazla susuş… Tükettim varlığını… Viran oldu bağlarım… Çöl topraklarında ararım şimdi kaybettiğim gözyaşlarımı… İsteme, bekleme benden aşk adına, yırtılır sırtımda sevgisizliğin… Dayanamazsın benim vurgunlarıma Rayiha! Ömrümü aşk’a adadım ve ete kemiğe büründüm ben…

Toprak çürütmez, ölüm öldürmez bu bedeni! Öyle bir varlık tükettim ki yoksullaşmak için, öyle Aşk sermayesi topladım ki sonsuzlukta Aşk olarak anılmak için sen benim yangınımda yanamazsın… Eriyemezsin mum gibi… Ben ki eridim kendi ateşimle AŞK diye dirilmek için… Büyüdü, büyüdü, büyüdü… Dağılan parçalarım esen rüzgârlarla savruldu… Kentler boyu savruldu küllerim bir yangının ortasına düşebilmek için… Düştü ve bir ben daha büyüdü yoksullaşmak adına… Her yer Aşk oldu, her yer Aşk koktu Rayiha!


Şimdi sen tanıtmaz mısın kendini? Cemresine zırh olmuş kalbime düşürmez misin aşkını? Çölümde Kays, kuyumda Yusuf, sabrımda Eyyüb, yangınımda İbrahim, göğümde yıldız, ufkumda güneş, denizimde derya, gözümden akan damla olmaz mısın?…


Leyla’da kaybolmak isteyen, Züleyha’nın elini kanatıp bıçak darbesinde Aşk sezinen, ölümün beyaz güzelliğini tenine değdiren, musallaya pamuk ipliklerle örtüler örten…


Sen şimdi istemez misin hala, Yaradan’a olan Aşk’ı omuzlarına şal yapmış, beyaz kefeninde gül kokularıyla, yüzü ay gibi parlak, secdesinden alnı nurla bezenmiş, gönlü huzurda olmak için cansız kalmış bir maşuk olmak? Meleklerin ellerine emanet edilmiş bir tabutun içinde Mevla’ya uçmak istemez misin?
Ben istiyorum ey yar! Öyle bir aşk, öyle bir yanmak, öyle bir kavrulmak istiyorum ki işte böylesi O’na kavuşmak ve fani bedenden soyutlanıp gerçek bir Aşk olmak…

Benim adım Aşk olsun Ey Sevgili!
Sende doğmak, senden gönüllere ulaşmak, sende Sen olmak için benim adım Aşk olsun!
Bir düşün ardında değil, bir hayalin peşinde değil bir gerçeğin umudundayım ey Sevgili!
Sermayem aşk elde ettiğim koca bir yokluksa, benim adım da aşk olsun; ki Sen’den başka herkeste yok olmak için…


Zehra Öner
07.02.08
14:57
Yorum (0) :: Bağlantı

22/3/2008 - Na’Zar Eyleme Lal’im Sana!

 

Na’Zar Eyleme Lal’im Sana!

Çile gâh ömrüme sen’sizliği yerleştiren demlerden geliyorum. Örtümün altında kalmış duygularımı boydan boya sulara bırakıyorum şimdi. Hava soğuk, ellerim buz kesti her sen çarpışında… Çektim kalemi zülfü yardan…Değdir/me; karalığına bezenmesin gözlerim!



 

Aşk-ı mecruhum,dayanamam…Arzım hal’e ulaşmaz, şeceresi kalır yokuşlarda…Meftunum sana ey kalbimin iştiyakı!Çilesi ömrüme hediyedir sefil sokakların…Dokunursan düşecek bir nefeslik ömür sermayemden…Melek suretinde görün/me, çığlıklarım sarsar alemi!


 

Besleme çocuk cılızlığında bir hayat sunardın önce… Bir esame uzantısında kalan şuh vaadinde serildim kapı eşiğine…Dinledim,sustum aşk dehlizinde…Membaı oldum sözlerinin…Sükuta yeltenen her hamlemi boşa çıkardın…


 

Na’zar eyleme yar! Lal’im sana…Destursuz girmedim gönlüne…Siyah perdelerden geçirdi beni hayallerin ama küsmedim…Körüm ben ey!sen aldırmazsan kaleleri yıkılacak kentimin…Zaman korkulu bakışlarını çeksene üzerimden!Bakma bana öyle yar’sız yar’sız… Zaman’da bir dirhem O yoksa ne faydam kalır şu yalanı kendinden dörde katlanmış dünyaya…


 

Ah yar!n’olur zekatını ödesen bu aşk’ın!Bak günaha giriyorum,daha fazla sevemiyorum seni…Utanıyorum…Haya perdesi kat kat dolanıyor kirpiklerime…Nazar eyleme yar!ağlamaktan a’ma oldu sözlerim…Hangi yana bak/ma/sam yoksun…Ölüm sarar mı beni hey!sen’siz ölümü haram etmişler, kolay mı böyle hiç yoktan ölmek?Medcezirdir bu aşkın mevsimi!yaşa/ya/masam ne çıkar ki sen’den?ne eksilir,ner düşer ki yok/sul/luğuna?Ben bir adım sen’de,sen bin adım ötemde…Özrü kabahatinden büyük kaçışların varken hangi yalanına inandıracaksın söyle!


 

Dur yar,dur!Bana na’zar eyleme!Lal’im görmez misin?Tutulur dilim,kesilir nefesim…Çirkin bir siluete bürünürüm, geçmişim yaşlanır, kamburu çıkar duygularımın…Duraklar bana ihanetinin temsili kayıp ilanlarınla hücre olur…Her otobüs gardiyan suretinde geçer içimden,ezer tüm sen’li yanlarımı…Ah etmem yar ama sen n’olur nazar etme bana!Bakamıyorum ardına…Kalamıyorum uçsuz bucaksız soğukluğunda…Donduruyorsun!


 

Aşk’ının erdeminde sular kaynarsa durma!Deva’m sen olsan da meyletmem şifana…Bu dava düşsün, kırılsın kalemi bela’mın!doksan dokuz tesbih sabrıdır sana çekilen figanım…Cehdime ihanet etmem canımın üzerine kayalar koyulsa da…Bir Bilal sükutu dolar felcinden oyuklaşan dilime…Susarım kesik kesik yar!selamın başım üstünden geçsin…Bakılası bir yüz bırakmadın sen bana…


 

Melalim n’olur közümü körükleme!yakışmaz bana adımlarının vuracağı topraklara kuyular büyütmek…istemem Yusuf kadar cihanda güzelliğinin duyulmasını.yüz görümlüğümü iç cebinden çıkarana kadar Züleyha güzelliğim yok!Sevdana bereket olsun amma sakın hicabına düşürme gözlerimi!


 

Ey kıblesine aşk düşürdüğüm sevda sözcüğüm!Kerem eyle,demlensin içimde mahzun suretin…Çelik duvarlar büyütme, yok takatim!cüssem bu kalıplara küçük gelir, n’olur zorla sığdırma yok/sul/luğuna!uzansam yetmez kollarım…Damarlarım çekilir,kısalır kemiklerim…Gölgem bile kalmaz kaldırımlarda…Haziran’da dolanırken hayallerimi eylül’e çevirme yar!hissiyatım bir elif miktarında…Değerse diline gerisi yok!çekersin içine ve yıkılır bütün kapılarım…


 

Lütfuna duçar olacak dua mahiyetiyle sana bu seslenişim… Aczi yetimden emr’olunduğu gibi dosdoğru varmaktı huzur’a canım.Hizaya gelmeyen bütün taşkınlıklarıma çekildi ah’larım…Tövbeler olsun ki senin adını bir kez olsun göğümden almadım.Ekmek buğusu kokusunda tefekkür eyledi gönlüm Yaradan’a…


 

Na’zar eyleme yar, lal’im sana! Yar mısın yoksa yara/layan mısın?Hasretim yetmeyecek ömrüme bilirim…Sen böyle uzaktan baktıkça vuslat da karşılamayacak bu bekleyişi…Zemzem tadı mübarekliğinde düştün avuçlarıma ama doyurmadın say koşuşlarına…Vah benim çile gah bedevi yalnızlığım!Tükendin de bitmedin…



 

Saatim ertelenmiş yaşanmamışlıkları zihnimden alaşağı ederken, kavrulmuş harflerimin düşeceği satırlara zifiri karanlığını mühürlüyor. Damla damla yaşlar hücum edip talan ediyor gönül vadilerimi.Ah yar!hiçliğimi vurma,kanıyorum…Sırtımdaki izleri doldurmayacak kara topraklar bile; öylesi derin…Usandırma n’olur!Gel, gel de düşür aşkını tahtımdan…


 

Na’zar eyleme yar!
Lal’im…
Ahvalim mecalsiz…
Külliyen yalan olsun aşk’sız geçtiğim her gün!


Sen Na’zar eyleme de Aşk konsun benim adım!

 

Yorum (0) :: Bağlantı

22/3/2008 - İstanbul koydum adını

 

İstanbul koydum adını
Sormadım sana gelirken
Ellerimde biriken yoksulluk tanelerini dağıttım yollarında
Dizleri üzerine çökmüş soylu yalnızlığıma suskunluğu biçtim
Bakışlarımdaki derinliğe gömdüm suretindeki yabancılığı
Akreple yelkovan arasında bir boşluğa düştü sözlerim
İstanbul koydum adını sevgili
Kimi zaman hasret, kimi zaman vuslat oldun
Ne zaman ne yaşatacağın belli olmadı
Yüreğinde sefa sürerken gözlerinde cefa gördüm
Mağlup düştüm saldırılarına
Ama yılmadım seni sevmekten
İstanbul koydum adını
Kördüğüm gecelerin İstanbul yalnızlığı
Mektupların sol yanına sıkıştırılmış hasret sözlerim
Kanlı düşüncelerden soyutlamak için beynimi uzandım kollarına
Sevmeyi tattım sende
Kalp çarpıntılarımı hissettim ilk kez Sultan Ahmet’te
Yolların hep hüzün mü kokardı İstanbul?
Yürüdükçe korunaksız kaldı duygularım
Zerresine mahal vermezdim dokuz harflik susuşların
Oysa şimdi unutuldu suskunluğa dair tüm haykırışlarım
Çizdiğim karakalem resimlerimde kaldı ela’l gözleri
Küçük tabletler halinde yuttum ismindeki harfleri
Şimdi İstanbul koydum adını sevgili
Parmaklarımdan süzülen kelimeler yokluğuna sürükleniyor
Ketum bir aşk acısını omuzlarıma yükledin
Hamalı olmuştum sensizliğin
Nereye kadar taşıyacağım bilinmezdi
İzleri derinleştikçe gözlerimi terk ediyordu gözyaşlarım
Zulamda pişmemiş, çiğ kalmış anılarım

İçimi yaktığın günleri ezberimden çıkarıyorum her gece
Cam kenarlarında ıslak kanatlarıyla titriyor benden almadığın aşkım
Ne seni, ne de sensizliği bilmezdim ben
Oysa şimdi dibine kadar yokluğunu yaşıyorum
Adın İstanbul’du sevgili
Hep uzak, hep hasret, hep özlem, hep gözyaşıydın bana
Yalansız, riyasızdı sana olan bağlılığım ama sen hep vurdun hançerini
Bir kere olsun göstermedin güler yüzlü kıyılarını
Hırçındın, dayanıksızdın
Bir kere tatmıştın ya vefasız yârin ihanetini
Şimdi o ihanetin bedelini ödetiyordun sana olan sevdama
Helaldi çektiğim çile
Sevdam da helal oldu İstanbul’a

Adını İstanbul koydum sevgili
Sinemi kaplayan pervasız yokluğun banklar üzerinde bıraktığın hayalini eskitiyor
Düşümde uzayıp giden mutluluk tabloları düşerken duvarlarımdan
Eylül kadar soğuk ve boş kalıyorum
Yastığa mahkûm kalan yaşlarımı rüzgârınla kurutmak istedikçe ters yöne esiyorsun
Toprak kadar verimli oluyor acıları sunuşun
Rengi atmış bir bedene yangınları giydiriyorsun
Ve bu yangınlar ortasında kız kulesi kadar asil duruyorum
Gıkım çıkmaz ve hiçbir kaldırım hissetmez çektiğim acıları
Durgun gün batımına emanet edip; bir İstanbul sabahına daha açsın gözlerini diye yumuyorum sevdamın gözlerini
Ninnisi notasız ezgilerden bir demet olur
Sözünü,bestesini uykularda yapar ve boğar tüm sessizliği…

Kirpiklerimde asılı kalan hayalini izliyorum
Ne kadar da masum, ne kadar da bendesin
Takatten yoksun bedenimin koluna girmişsin
Sürüklenerek geçtiğim caddeleri bir de yamalı eteğimle sen süpürüyorsun
Her yanım İstanbul kokuyor ama İstanbul hala bana lanet edercesine canımı yakıyor
Yanlış mı yaptım adını İstanbul koymakla?
Kalbimde geliştiğin sürede başka isim mi bulsaydım yoksa?
Sen içime düştüğünde adın yar’dı
Adın sevdaydı
Büyümeni beklemesem de olurdu; çünkü sen aşkın en yalın haliyle yerleşmiştin kalbime
Gözlerin ummandı sanki
Geçtikçe derine dalıyordum
Upuzun bir yoldun önümde
Gözlerimi yummuşum, yalnızca yüreğini izliyordu adımlarım

Gülüşüne hayranlığımı anlatamazdı kelimelerim
Sen bir gülerdin gözlerime bayram esintileri gelirdi
Dişlerinin arasından sızan ışık aydınlatırdı tüm karanlık yanlarımı
Doyumsuzdu sana bakmak
Tıpkı İstanbul’a baktığım gibi

Neden böylesi sevdim seni yar?
Neydi senden gelen esintileri göz ardı edemeyişim
Hadi İstanbul fethiydi kalbimin
Bir kız kulesi yalnızlığım, yere batan sarnıcında küflenmiş duygularım, galata kulesinde hasretini yoğurduğum gözyaşlarım vardı
Peki, sende yaşadığım neydi?
Neden böylesi İstanbul oldun bende?
Gözlerinin haresiyle dağladın yüreğimi
Saçlarının dalgasını vurdun kıyılarıma
Bedenin sanki Marmara denizi
En şefkatli duygularınla açmışsın kollarını
Bir düşsem tutacaksın ellerimi
Saracaksın maviliğine ve temizleyeceksin alabora olmuş tüm renklerimi
Ama bu nedenler yetmez seni bu kadar sevişime
Sorumun cevabına bunlar az gelir
İstanbul olmak kolay değil sevgili
Bir bedeli vardır İstanbul olmanın
Sen hangi bedeli ödedin de böylesine İstanbul oldun gözlerimde?
Ne yaşadım sokaklarında?
Neye ağladım, neye güldüm, neye saplandım zamansızca?

Ah yar!
İstanbul koydum adını
Talan olmuş gönül bahçemde yetişmeyecek bir daha rengârenk güller
Nil suları ıslatsa bile açılmayacak hiç biri
Sır gibi kalacak kupkuru dallarında açılmayan renkleri
Ben dikenleriyle kanattığım ellerimden kırmızı hediyeler sunacağım her birine
Damarlarımın kustuğu kadar feda edeceğim kendimi
Aylardan Haziran olacak bir anda
Nihavent bir makamla geçecek yılların çektirdiği acılar
Bir kuyu karartısında büyüyen yetimliğimi Mısır’a sultan yapacaklar
Yusuf bakışında eriyecek yüreğimde hasretinle oluşan buzullar

İstanbul koydum adını İstanbul kalacaksın
Hak etmesen de, bir gün Fatih’in olarak gelip fethetmek için seni, surlarına sevdamın bayrağını dikmek için dörtnala koşan atımla varacağım sınırlarına
Koyun koyuna uyuyan düşmanlarını ölüme hapsedip aşk kapılarını açacağım
Yalnızlığa dolanmış saç tellerimi halicin en ücra köşelerinde düğümleyeceğim
Şehir eşkıyalarının gözlerinde intihar edip sensizliğimi bütün bedenimle sen’in rengine boyanacağım
İstanbul koydum adını
İstanbul kalacaksın
26.09.2007
zehra öner
Yorum (0) :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

zehra öner/in yüreğinden yansımalar

Kategoriler

  • zehra oner denemeleri
  • zehra oner siiirleri
  • Arkadaşlarım

    esrariask
    cemrenur991
    aksehiralp
    cangibimsustum